Bu sabah bir gölün içinde uyandım.
Sonra iki kere daha uyandım.
Göl duruyordu. Eh, daldım.
Gölün dibi doluydu.
Kuşlar, pencereler, gözler, ejderhalar, karıncalar,
düğmeler, yarasalar, sosisler, ampuller, şarap kadehleri,
kediler, taytlar, havlular, saç kremleri daha neler neler.
İhtiyacım olanları aldım ve taksiye bindim.
Abiye belimi incittiğimi söyledim çünkü yan sokakta inecektim ve ellerim doluydu.
Abi çok ciddiye aldı ve hastaneye gittik.
Ama aslında orası hastane değilmiş.
Meğer orası otoparkmıymış, neymiş ama abi parketmedi.
Rahat girerdi oraya ama bence tırstı.
O sırada Tarkan çalmaya başladı. Meğer takside uyuyakalmışım. Meğer salakmışım.
Bu sefer taksiden inmedim. Abi biraz bozuldu sonuçta onun taksisi ama zamanla alıştı.
Artık bir ekip olmuştuk.
İçtiğimiz su ayrı gitmiyordu.
Ve öğleden sonra onu başka bir müşteriyle gördüm.
Ona bir şeyler anlatıyor sonra beraber kahkahalar atıyorlardı.
İhanete uğramıştım.
Çok sinirliydim, intikam almak istiyordum ama alamıyordum.
Begüm’e gittim.
İzmir köftesi, pilav falan derken nonfat latte içine bir ons nonfat vanilya şurubu geldi.
Çok tatlı zamanlardı.
Solumuzdan transatlantikler geçiyordu.
Arabalar kayıyor, kar dünyayı ele geçiriyordu.
Zor zamanlardı.
O anda Anadolu yakası tüm ışıklarını birden açtı ve kör oldum.
körkütük aşıktım
ve gökyüzündeki tüm yıldızlar
onun üzerine düşüyordu
teker teker
biri,
dönüş yolunu bulabilsinler diye
gökyüzünde kaldı.
sadece biri.